Durali Doğan
Köşe Yazarı
Durali Doğan
b
 

KENDİNDE OLMAYAN İÇİN...

KENDİNDE OLMAYAN İÇİN... Zaman zaman oturur, iç geçiririz: “Değer yargıları değişti…” deriz. Gerçekten de öyle. Bugün toplumda sıkça duyduğumuz kelimelere bakın: Dalkavukluk, yandaşlık, yalakalık… Bir zamanlar ayıp sayılan bu haller, ne yazık ki bazıları için adeta bir meslek hâline gelmiş durumda. Kimi insanlar çıkarları uğruna güçlü olanın yanında durmayı tercih ediyor; kimi de yaranmak için hak etmeyen kişilere ölçüsüz övgüler diziyor. Böylece güç sahiplerinin gölgesinden kendilerine pay çıkarmaya çalışıyorlar. Bunun karşısında ise bir kavram vardır ki, insanı insan yapan asıl ölçüdür: dik duruş. Ne var ki bugün dik duramayanlar da “dik duruş”tan söz edebiliyor. Herkes bir şey için mücadele verdiğini söyler: Kimi “dava” der, Kimi “vefa” der… Ama insanın gönlünde ne taşıdığı çoğu zaman sözlerinden anlaşılmaz. Kimisinin gönlünde makam, kimisinin gönlünde para vardır. Tarihten anlatılan bir hatıra bu gerçeği ne güzel açıklar. Bir savaşın sonunda Napolyon galip gelir. Yenilen ordunun komutanına sorar: — “Siz ne için savaştınız?” Komutan başını kaldırır ve vakur bir sesle cevap verir: — “Biz onurumuz için savaştık.” Napolyon ise şu kısa ama ibretli sözü söyler: — “Herkes kendinde olmayan için savaşır.” Tarihimizde onurundan, vakarından ve istikametinden taviz vermeyen nice şahsiyet vardır. Onlardan biri de Hüsam Hoca Efendi'dir. İlmiyle ve derinliğiyle tanınan Hüsam Efendi'nin şöhreti zamanla saraya kadar ulaşır. Dönemin padişahı Sultan Abdülmecit, böyle bir âlimi tanımak ister ve saraya davet edilmesini emreder. Elçiler gönderilir. Fakat Hüsam Efendi her seferinde nazik bir mazeret bildirir. Saray çevresine dahi yanaşmak istemez. Aradan zaman geçer. Bir gün Hüsam Efendi'nin Beşiktaş taraflarında bir işi olduğu haberi saraya ulaşır. Sultan Abdülmecit'in yakın adamları bunu fırsat bilirler: -“Efendim, Hüsam Hoca neredeyse sarayın kapısına kadar gelmiş sayılır. Artık daveti reddedemez. İzin verin çağıralım.” Padişah kısa bir tereddütten sonra: — “Peki,” der, “davet edin, buyursunlar.” Muhafızlar hemen yola çıkar. Dolmabahçe civarında Hüsam Efendi'ye yetişirler. Hürmetle selam verirler: -“Efendim, Hünkârımız sizi davet ediyor. Saray şuracıkta… Buyurun, kendisi sizinle görüşmek istiyor.” Muhafızlar meseleyi bir oldu bittiye getirmek istercesine acele ederler. Fakat Hüsam Efendi son derece sakin bir şekilde cevap verir: -“Sabırlı olun. Ben elli beş senedir yürüdüğüm bir yolun henüz sonuna varamadım. Üstelik ömür de artık tükenmek üzere. Şimdi tutup da bir geri dönersem, bütün emeğimin boşa gittiği gündür.”
Ekleme Tarihi: 02 Nisan 2026 -Perşembe

KENDİNDE OLMAYAN İÇİN...

KENDİNDE OLMAYAN İÇİN...

Zaman zaman oturur, iç geçiririz:
“Değer yargıları değişti…” deriz.
Gerçekten de öyle.
Bugün toplumda sıkça duyduğumuz kelimelere bakın:
Dalkavukluk, yandaşlık, yalakalık…
Bir zamanlar ayıp sayılan bu haller, ne yazık ki bazıları için adeta bir meslek hâline gelmiş durumda. Kimi insanlar çıkarları uğruna güçlü olanın yanında durmayı tercih ediyor; kimi de yaranmak için hak etmeyen kişilere ölçüsüz övgüler diziyor. Böylece güç sahiplerinin gölgesinden kendilerine pay çıkarmaya çalışıyorlar.
Bunun karşısında ise bir kavram vardır ki, insanı insan yapan asıl ölçüdür: dik duruş.
Ne var ki bugün dik duramayanlar da “dik duruş”tan söz edebiliyor. Herkes bir şey için mücadele verdiğini söyler:
Kimi “dava” der,
Kimi “vefa” der…
Ama insanın gönlünde ne taşıdığı çoğu zaman sözlerinden anlaşılmaz.
Kimisinin gönlünde makam, kimisinin gönlünde para vardır.
Tarihten anlatılan bir hatıra bu gerçeği ne güzel açıklar.
Bir savaşın sonunda Napolyon galip gelir. Yenilen ordunun komutanına sorar:
— “Siz ne için savaştınız?”
Komutan başını kaldırır ve vakur bir sesle cevap verir:
— “Biz onurumuz için savaştık.”
Napolyon ise şu kısa ama ibretli sözü söyler:
— “Herkes kendinde olmayan için savaşır.”
Tarihimizde onurundan, vakarından ve istikametinden taviz vermeyen nice şahsiyet vardır. Onlardan biri de Hüsam Hoca Efendi'dir.
İlmiyle ve derinliğiyle tanınan Hüsam Efendi'nin şöhreti zamanla saraya kadar ulaşır. Dönemin padişahı Sultan Abdülmecit, böyle bir âlimi tanımak ister ve saraya davet edilmesini emreder.
Elçiler gönderilir.
Fakat Hüsam Efendi her seferinde nazik bir mazeret bildirir.
Saray çevresine dahi yanaşmak istemez.
Aradan zaman geçer.
Bir gün Hüsam Efendi'nin Beşiktaş taraflarında bir işi olduğu haberi saraya ulaşır. Sultan Abdülmecit'in yakın adamları bunu fırsat bilirler:
-“Efendim, Hüsam Hoca neredeyse sarayın kapısına kadar gelmiş sayılır. Artık daveti reddedemez. İzin verin çağıralım.”
Padişah kısa bir tereddütten sonra:
— “Peki,” der, “davet edin, buyursunlar.”
Muhafızlar hemen yola çıkar. Dolmabahçe civarında Hüsam Efendi'ye yetişirler.
Hürmetle selam verirler:
-“Efendim, Hünkârımız sizi davet ediyor. Saray şuracıkta… Buyurun, kendisi sizinle görüşmek istiyor.”
Muhafızlar meseleyi bir oldu bittiye getirmek istercesine acele ederler.
Fakat Hüsam Efendi son derece sakin bir şekilde cevap verir:
-“Sabırlı olun. Ben elli beş senedir yürüdüğüm bir yolun henüz sonuna varamadım. Üstelik ömür de artık tükenmek üzere. Şimdi tutup da bir geri dönersem, bütün emeğimin boşa gittiği gündür.”

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve sorgunmedya.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.