CENAZE NEREYE GİDİYOR?
Bir cenaze yolculuğu…
Bir adamın cenazesi omuzlarda taşınırken oğlu babasının tabutunun yanında yürüyordu. Gözlerinden akan yaşlara, yüreğinden kopan feryatlar eşlik ediyordu:
-Babacığım… Bizi bırakıp nereye gidiyorsun? Seni öyle dar ve sıkıntılı bir eve götürüyorlar ki… Orada ne halı var, ne hasır… Ne aydınlatacak bir ışık, ne de yiyecek bir lokma ekmek… O evin ne açılan güzel bir kapısı var, ne de dertleşecek bir komşusu… Daracık, yalnız ve ıssız bir yer… Orada halin nice olacak?”
Bu sözleri duyanlar hüzne boğuldu. Bir evladın babasına duyduğu sevgi, ayrılığın acısı ve bilinmezliğe karşı duyulan korku vardı bu ağıtta.
Ama kalabalığın arasında küçük bir çocuk da bu sözleri dinliyordu. Babasının elinden tutmuş, merakla cenazeye bakıyordu. Bir süre sonra babasına dönüp sordu:
-Babacığım, bu cenazeyi bizim eve mi götürüyorlar?”
Babası şaşırdı:
-Ne diyorsun evladım? Nereden çıkardın bunu?”
Çocuk safça cevap verdi:
-Duymuyor musun? Adamın anlattığı o ev bizim eve benziyor. Ne doğru dürüst ışığı var, ne yiyeceği… Ne sıcaklığı var, ne de gönül rahatlığı… Ne güzel bir kapısı var, ne de dertleşecek komşusu…”
Çocuğun masum sözleri, oradaki herkesi derin bir düşünceye sevk etti.
Bazen bir çocuğun dili, büyüklerin unuttuğu hakikatleri söyler.
İnsan, ölümle birlikte gideceği yeri değil; dünyada nasıl bir iz bıraktığını düşünmelidir. Çünkü mezar, sadece toprağın altındaki bir yer değildir. İnsanın dünyadaki yolculuğunun devam ettiği bir duraktır.
Asıl soru şudur:
Cenaze nereye gidiyor?” değil… Biz o yolculuğa ne hazırladık?” sorusudur.
Geriye bıraktığımız mal, mülk, makam değil; gönüllerde bıraktığımız iyiliklerdir insanın gerçek azığı.
Bir gün bizim de arkamızdan birileri yürüyecek. Kimimiz için gözyaşı dökülecek, kimimiz için güzel sözler söylenecek.
Dileriz ki o gün, ardımızdan kalanların diliyle değil; yaptığımız güzelliklerin hatırasıyla anılalım.
Çünkü insanın en gerçek evi, dünyada kurduğu değil; ahirete gönderdiği yerdir.
