Durali Doğan
Köşe Yazarı
Durali Doğan
b
 

ONLAR HANGİ DİLDEN ANLAR

ONLAR HANGİ DİLDEN ANLAR Otuz yıl önce şehitlerimizin gerçek hayatlarından süzülen bir acıyla “Hilal Doğdu”yu yazdım. O oyun Türkiye birincisi oldu. O yıllar Türk’ün kalbindeki istiklâl ateşini sahneye taşımıştım. Bugün aynı oyunu yazsam, belki de “barışı baltalıyor” denilerek görmezden gelinirdi. Oysa ben daha o yıllarda söylemiştim: Bu milletin yüreğinde sönmeyen bir özgürlük ateşi vardır; adı da bayraktır, hilaldir, vatandır. …Ve istiklâldir. O ateşi bir gece Kürşat tutuşturdu; kırk yiğitle Çin sarayının kapısına dayandı. Bayrağı yere düşmedi. Can verdi, ser vermediler! Üniversiteyi Erzurum’da bitirdim. Aziziye Tabyası’nda okudum tarihin en ağır cümlesini. O taşlar hâlâ kan kokar; Şehidin nefesi sinmiştir harcına. Gökten ateş yağarken Aziziye’ye, Kars Kapısı’ndan bir kadın çıktı meydana. Kara Fatma… Bir elinde bayrak, bir elinde mavzer. Dağlara çarpıp geri dönen bir ses bıraktı ardında: “Biz ölmeden bu bayrak inmez!” Minarelerden sabah ezanı yerine  “Moskof Aziziye’ye girdi!” seslerini duyan Nenen Hatun. İki çocuğunu evinde bırakarak Aziziye’ye koştu, bayrağı düşürmedi! Ya İstiklâl Harbi’nde… Yedi düvel, leş kargaları gibi üşüşmüşken Anadolu’ya, Yunan toplarının gürültüsü Meclis pencerelerine vururken, Bu bayrak yine dimdikti. Gönder eğilmedi, Türk milleti eğilmedi. Meclisi Kayseri’ye taşıyalım diyenlere karşı Mehmet Âkif ayağa kalktı. Ve dedi ki: “Mecliste çarpışırız, burada ölürüz ama bu kapıyı kapatmayız, bu bayrağı indirmeyiz.” Kıbrıs’ta bir el uzandı gönderdeki al sancak için. Hasan Kundakçı’nın emri tarihe düştü, inletti gökleri. Bayrak inmedi. İndirmek isteyenler, denize gömüldü. Bu bayrak için kırk yılda kırk bin can verdik. Her biri bir evlat, her biri yarım kalan bir hayat. Şimdi soruyorum: Daha dün o bayrağı indirip yakanlarla, ayaklar altına alanlarla hangi barışın sofrasına oturulur? Siz; bayrağa hasım, İstiklâl Marşı’na sağır, Anayasa’nın Türk geçen her maddesine  düşmansınız. Lozan’a kinlisiniz, Cumhuriyet’e yabancısınız. Vatan hainleriyle yan yana, Türk’e karşı omuz omuzasınız. Biz sizinle mi barışacağız? Arif Nihat Asya’nın dediği gibi: Siz el sıkıştan, gülden anlamazsınız. Sizin sözlüğünüzde barış yoktur. Siz ateşten anlarsınız, bombadan, yumruktan anlarsınız. Çünkü bazılarıyla konuşulmaz; tarih konuşur. Bayrak konuşur. Ve gerektiğinde, şehitler konuşur. Ve şehitlerin geride bıraktıkları; Seyfi dayı, Kadriye hala, Salim abi, Zeynep Hilal!...
Ekleme Tarihi: 22 Ocak 2026 -Perşembe

ONLAR HANGİ DİLDEN ANLAR

ONLAR HANGİ DİLDEN ANLAR

Otuz yıl önce şehitlerimizin gerçek hayatlarından süzülen bir acıyla “Hilal Doğdu”yu yazdım. O oyun Türkiye birincisi oldu. O yıllar Türk’ün kalbindeki istiklâl ateşini sahneye taşımıştım.

Bugün aynı oyunu yazsam, belki de “barışı baltalıyor” denilerek görmezden gelinirdi. Oysa ben daha o yıllarda söylemiştim: Bu milletin yüreğinde sönmeyen bir özgürlük ateşi vardır; adı da bayraktır, hilaldir, vatandır.

…Ve istiklâldir.

O ateşi bir gece Kürşat tutuşturdu; kırk yiğitle Çin sarayının kapısına dayandı.

Bayrağı yere düşmedi.

Can verdi, ser vermediler!

Üniversiteyi Erzurum’da bitirdim. Aziziye Tabyası’nda okudum tarihin en ağır cümlesini.

O taşlar hâlâ kan kokar; Şehidin nefesi sinmiştir harcına.

Gökten ateş yağarken Aziziye’ye,

Kars Kapısı’ndan bir kadın çıktı meydana.

Kara Fatma…

Bir elinde bayrak, bir elinde mavzer.

Dağlara çarpıp geri dönen bir ses bıraktı ardında:

“Biz ölmeden bu bayrak inmez!”

Minarelerden sabah ezanı yerine  “Moskof Aziziye’ye girdi!” seslerini duyan Nenen Hatun. İki çocuğunu evinde bırakarak Aziziye’ye koştu, bayrağı düşürmedi!

Ya İstiklâl Harbi’nde…

Yedi düvel, leş kargaları gibi üşüşmüşken Anadolu’ya,

Yunan toplarının gürültüsü Meclis pencerelerine vururken,

Bu bayrak yine dimdikti. Gönder eğilmedi, Türk milleti eğilmedi.

Meclisi Kayseri’ye taşıyalım diyenlere karşı

Mehmet Âkif ayağa kalktı. Ve dedi ki:

“Mecliste çarpışırız, burada ölürüz ama bu kapıyı kapatmayız, bu bayrağı indirmeyiz.”

Kıbrıs’ta bir el uzandı gönderdeki al sancak için.

Hasan Kundakçı’nın emri tarihe düştü, inletti gökleri.

Bayrak inmedi. İndirmek isteyenler, denize gömüldü.

Bu bayrak için kırk yılda kırk bin can verdik.

Her biri bir evlat, her biri yarım kalan bir hayat.

Şimdi soruyorum:

Daha dün o bayrağı indirip yakanlarla, ayaklar altına alanlarla hangi barışın sofrasına oturulur?

Siz; bayrağa hasım, İstiklâl Marşı’na sağır,

Anayasa’nın Türk geçen her maddesine  düşmansınız.

Lozan’a kinlisiniz, Cumhuriyet’e yabancısınız.

Vatan hainleriyle yan yana, Türk’e karşı omuz omuzasınız.

Biz sizinle mi barışacağız?

Arif Nihat Asya’nın dediği gibi:

Siz el sıkıştan, gülden anlamazsınız.

Sizin sözlüğünüzde barış yoktur.

Siz ateşten anlarsınız, bombadan, yumruktan anlarsınız.

Çünkü bazılarıyla konuşulmaz; tarih konuşur. Bayrak konuşur.

Ve gerektiğinde, şehitler konuşur.

Ve şehitlerin geride bıraktıkları; Seyfi dayı, Kadriye hala, Salim abi, Zeynep Hilal!...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve sorgunmedya.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.